Toplumları ayakta tutan, insan fıtratında ve vicdanında yaşayan ve insani ideallerin doruk noktasında bulunan prensip adalettir. Adaletin bulunmadığı bir toplum çökmeye mahkûmdur. Adalet nerede varsa orada zafer, yüceliş, ilerleme ve birlik vardır.

Adalet mülkün de kalkınmanın da temelidir. Bir yerde adalet varsa, güven varsa huzur vardır. Güven ortamının olduğu yerde yatırım vardır, kalkınma vardır. Adaleti slogan olarak kullanıp yargıyı siyasallaştırırsanız, hakimin vereceği karar hep siyasi otoriteden veya güçlüden yana olacaktır. Zayıf olan veya siyasi düşüncesi farklı olan hakkını kolay kolay alamayacaktır.

“Vistül’de Türk atları sulandığı müddetçe Lehliye huzur vardır” , “Kardinal külahı görmektense Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz” sözünü söyleten adalet anlayış ve uygulamamız cihan hakimiyetini kurmamızı sağlamıştır.

Çağ açıp çağ kapayan Fatih Sultan Mehmet’in gayri müslim bir vatandaşla yargılandığı bir davanın yargılanma ve karar aşaması her zaman ibret ve referans alacağımız tarihi bir olaydır.

Sultan Fatih bir cami yaptırıyordu. Bu caminin mimarı işinin ehli olan Rum bir usta idi. Cami yapılırken kullanılacak mermer sütunları konusunda Rum mimar ile Sultan Fatih arasında bir anlaşmazlık çıkar. İnşaatı denetleyen Fatih, ustanın cami sütunlarını, kendi istediği gibi uzun değil, kısa kestiğini görür. Bu duruma çok sinirlenen Fatih, derhal emir verir ve ustanın, sağ eli kesilir.

Eli kesilen Rum usta, Sultan Fatih’den davacı olmak için Kadı Hızır Çelebi’ye giderek müracaatta bulunur. Hızır Çelebi, Rum mimarı dinledikten sonra meseleyi araştırır ve Rum Mimarın, caminin estetiği bozulsun da kötü gözüksün diye değil, gerçekten de mimariye uygun olsun diye öyle inşa ettiği anlaşılır.

Sultan Fatih, sanık sandalyesinde ayakta durarak yargılanır…ve hüküm verilir. Kısasa kısas yapılacak. Rum mimarın elini kestiren Fatih’in de eli kesilecek.
Rum mimar kararı duyunca şaşkınlıkgeçirir. İslam beldesinde bir gayri müslim Müslümanların padişahı karşısında haklı bulunur ve padişahın eli kesilecek. Bu kolay kolay kabul edilebilecek veya görülebilecek bir olay değildir. Bu karara Padişahın vereceği tepkiyi merakla bekler.

Fatih büyük bir teslimiyetle hükme razı olur ve “şeriatın kestiği parmak acımaz” diyerek cezaya boyun eğer.

Bu arada Fatih, kadıya dönüp kılıcını göstererek şöyle der:
Ey kadı! Şayet ben padişahım diye korkup haksız olduğum halde lehime hüküm verseydin, vallahi şu kılıçla başını uçururdum!
Kadı Hızır Çelebi de hemen yanı başındaki asılı olan topuzu göstererek:

Sultanım! Şayet sende Padişahlığını öne sürüp bu İslam mahkemesine saygısızlık etseydin, vallahi şu topuzla ben de sana müdahale edecektim!..
Bu durumu gören Rum mimar adeta kendini kaybetmiş, hıçkırıklarla, gözyaşlarıyla ağlayarak:
-Hepiniz şahit olun ki! Ben davamdan vazgeçiyorum ve bu adalet anlayışı karşısında müslüman oluyorum!..

Rabbimiz buyuruyor: “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl Suresi 90)

Ümerayı bozan adaletsizliktir

“Üç sınıf insan vardır. Ulema, Ümera ve Fukara. Ulema ifsad olunca din gider, ümera bozulunca geçim bozulur, fukara bozulunca ahlak gider. Ulemayı bozan hırstır. Ümerayı bozan adaletsizliktir, fukarayı bozan riyadır. Şu halde ümera ulemaya sırt çevirince bozulur, ulema ümeranın emrine girince bozulur, fukara da gösteriş yapınca bozulur.” (Prof.Dr. Erol Güngör, İslam Tasavvufunun Meseleleri, S. 192)

Adaleti sloganlara hapsedersek siyasallaştırırız. Yasalar neyi emrediyorsa statü ve itibara bakmadan kararlar verilmelidir. İleri, güçlü, müreffeh bir Türkiye için adalet hayatımızın vazgeçilmezi olmalıdır…

YORUM YAZ