Müslümanların Uyanma Zamanı Halâ Gelmedi Mi?

Trump ABD’ye Başkan adaylığı döneminde İsrail Başbakanı Netayhanu ile görüştükten sonra, “Kudüs’ün Yahudi halkının 3 bin yıllık ebedi başkenti olduğunu benimsiyorum” açıklaması yaparak Yahudi lobisine yeşil ışık yakmıştı. Başkanlığı kazandıktan sonra Kudüs’ü başkent olarak ilan etmesi de beklenen bir şeydi. Beklenen de oldu.

1967 yılından bu tarafa Kudüs resmen olmasa da fiilen başkent olarak faaliyet göstermektedir. ABD veya İsrail’in Kudüs’ü başkent ilan etmesi karşısında Müslümanların biz nerede hata yaptık da İsrail bölgede bu başkent küstahlığını rahatlıkla yapıyor diye kendilerini bir sorgulamaları gerekir.

İslam ülkelerinin başında olanlar emperyalistlerin dümen suyunda oldukları müddetçe bırakın Kudüs’ü kendi başkentlerini koruyamazlar. Koltuklarını korumak için batıdan icazet alanlar, düşmanın siyasi desteğine ihtiyaç duyanlar, ülkelerini korumak için İslam düşmanlarından silah alanlar, aldıkları silahları düşman olarak gördükleri Müslüman kardeşlerine karşı kullananlar, gerçek düşmanı unutup birbirleriyle uğraşanlar, islam coğrafyasını kan ve gözyaşına boğan sözde Müslümanlar mukaddes olarak bildiğimiz hangi davayı savunabilirler?

Geçtiğimiz günlerde açık artırmaya çıkarılan Rönesans döneminin ünlü İtalyan ressamı Leonardo da Vinci’nin Hazreti İsa’yı resmettiği tablosu 450 milyon dolara satıldı. Tabloyu alanın Suudi veliaht Selman olduğu iddia ediliyor. Müslümanların açlık ve kıtlıkla boğuştuğu bir dönemde kardeşlerine yardım elini uzatma yerine böyle bir tablo için bu yüksek meblağı ödeyen şahıs Müslümanların hangi davasına sahip çıkabilir? Bu şahısların işbaşında olduğu bir ülke ile hangi mukaddes davanın çözümü için yol arkadaşlığı yapılabilir?

Rabbimiz buyuruyor: “Ey inananlar! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğruya iletmez.” (Maide Suresi 51)

“Sen onların dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da senden asla memnun kalmayacaklardır.” (Bakara Suresi 120) ayetleri Yahudi ve Hristiyanlar konusunda bizleri açıkça uyardığı halde, ‘Biz artık İsrail’in dostuyuz’, ‘Biz artık İsrail’le müttefikiz’ açıklaması yapan liderlerin varlığı, Filistin davasını bugün İsrail’in istediği noktaya getirmiş olmuyor mu?

Gündemde olan Kudüs konusunu ele almak için İstanbul’da olağanüstü toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı Olağanüstü İslam Zirvesi Konferansı’na 57 ülkeden 48’i katılmıştır. 18 ülke devlet başkanı ve başbakan seviyesinde diğerleri bakan veya temsilci düzeyinde konferansta yer almışlardır. Kudüs için dönüm noktası sayılacak bir zamanda yapılan olağanüstü toplantıya en üst düzeyde katılım sağlanarak birlik mesajı verilmesi gerekirken, Müslümanların en hassas olduğu bir konuda bu birliğin en üst seviyede gösterilememesi İslam dünyası için son derece üzücüdür. Katılamayanlar veya formaliteden katılanlar saltanatlarının devamı için bir endişeleri mi olmuştur da ondan katılmamışlardır?

İslâm düşmanları, İslâm âlemini parçalama ve taksim yarışına son vermiş değillerdir. İslam dünyası üzerinde oynanan oyunlar karşısında Müslümanların ve onların liderlerinin uyanma vakti halâ gelmedi mi?

Filistin ve Ortadoğu’da yaşanan olaylar için İsrail ve onun destekçileri ABD ve diğer emperyalist ülkeleri suçlama yerine Müslümanlar biraz da kendilerine bakmalı değiller mi?

Kudüs Üç İlahi Dinde de Kutsaldır
Üç ilahi dinde de önemli ve kutsal sayılan Kudüs tarihten günümüze hep insanların ilgi odağı olmuştur. Tahrif edilen Hristiyanlık ve Yahudilik temelinde tevhid inancına dayandığından ve o inancın tebliğcileri Allah tarafından görevlendirilen Peygamberlerden önemli bir kısmı Filistin bölgesinde tebliğ faaliyetlerini yapmışlardır. Filistin bölgesi, Allah’ın Rasullerinin yaydığı manevi atmosferin havasını teneffüs ettirmektedir.

Yahudilere göre Kudüs’ün önemi
Siyonizm’in hedefi kendilerine vaad edilmiş topraklar olarak gördükleri Nil’den Fırat’a kadar olan bölgede kendilerinin efendi diğerlerinin kendilerine köle olarak yaşadığı, Yahudilere hizmet ettiği bir devlet kurmaktır. Theodor Herzl’in başını çektiği Siyonizm, 1897 yılında İsviçre’nin Basel kentinde I. Dünya Siyonist Kongresini yapmıştır. Herzl, yaptığı açılış konuşmasında “Biz Yahudi milletini barındıracak bir evin temelini atmak için buradayız.’’, “Kuzey sınırlarımız Kapadokya’daki (İç Anadolu Bölgemiz) dağlara kadar uzanır, güneyde de Nil Nehri’ne” diyerek bir hedef çizmiştir.

İsrail’in ilk başbakanı David Ben Gurion da 1948 yılında İsrail devletinin kuruluşunu ilan ettiği konuşmasında aynı haritayı çizer ve şöyle der: “İsrail’in bugünkü haritası İngiliz manda yönetimi tarafından çizilmiştir. Yahudi halkının, gençlerimizin ve yetişkinlerimizin yerine getirmeleri gereken bir başka harita daha var. Bu harita Nil’den Fırat’a kadar olan bölgeleri kapsamaktadır.”

Yahudiler Filistin’den kovulup devletsiz kaldıklarında, Yahudilik için İsrail’e dönmek hedefi, nesillerden nesillere, bir sır olarak intikâl etmiştir. Her Yahudi, ‘Mukaddes Kudüs seni unutursam iki elim kurusun’ diye yemin etmeyi adet edinmiştir. Kudüs’e dönmek, Filistin’i eski Yahudi ülkesi haline getirmek, bütün dünyanın efendisi olmayı ümit etmek fikri; Yahudiliği ayakta tutan ideal olmuştur.

İsrail Devleti, Siyonizm hedefi doğrultusunda kurulmuş bir devlettir. Siyonizm’in ilk hedefi İsrail’i kurmaktı ve kurulmuştur da fakat asıl maksatları Yahudilerin kutsal kitabı olan Tevrat’ta da bahsedilen Vaat Edilmiş Topraklarda Büyük İsrail Devleti’ni kurmaktır.

“Yahudi şeriatına göre bütün ülke kutsaldır, ancak Kudüs şehri en kutsaldır. Yeryüzündeki en kutsal yer olan ve “kutsallar kutsalı” denilen mekân Kudüs’teki mâbedde bulunmaktadır. Şeriatta Kudüs’ün kutsallığının gerektirdiği emirler ve yasaklar sıralanmıştır.

Milâttan sonra 70 yılındaki yıkımın ardından Yahudi milletinin hayatında Kudüs daha az rol oynamaya başlamış, ancak mânevî ihtişamın sembolü ve şeriatın bedenleşmiş şekli olarak varlığını sürdürmüş, ona olan özlem her vesileyle dile getirilmiştir. Yahudiler nerede olurlarsa olsunlar ve hangi saatte dua ederlerse etsinler mutlaka Kudüs’e dönmek zorundadırlar.

Kudüs’ün ibadet hayatındaki önemi Yahudi devletinin Mesîh tarafından bu topraklarda kurulacağı inancına dayanmaktadır. Kudüs’ün yeniden inşası ve mâbedin yapılması bunun işaretleridir. Yahudi geleneğine göre yeryüzündeki Kudüs gibi bir de gökte Kudüs vardır. Talmud’da Tanrı’nın yerdeki Kudüs’e girmeden gökteki Kudüs’e girilemeyeceğini bildirdiği nakledilmektedir. Yahudi dinî literatürünün bir kısmında semavî Kudüs’ün dünyanın sonunda yerdekinin yerini almak üzere ineceği belirtilmektedir. Yahudilerde, Kudüs yeniden kurulduğunda ve ölüler diriltildiğinde mâbedin bulunduğu tepeye yakın olduğu için zaman kazanmak ve sıkıntıyı azaltmak amacıyla Zeytindağı’na gömülme arzusu vardır. Yahudi Fısıh bayramının seder sofrası ve kefâret günü ibadeti “seneye Kudüs’te” dileğiyle sona erer.

Hristiyanlara göre Kudüs’ün önemi
İnciller’de Kudüs önemli bir yer işgal etmektedir. Markos İncili’ne göre Hz. Îsâ, Galile bölgesinde halka tebliğ faaliyetine başlar ve onların olumsuz tavrı üzerine Kudüs’e yönelir, şehre girer ve mâbedi temizler. Yahudi otoritelerinin tepkisiyle karşılaşınca şehrin cezalandırılacağını ve mâbedin kirletileceğini haber verir. Şehrin dışında çarmıha gerildiğinde mâbedin perdesi yırtılır. Diğer İnciller Kudüs’le ilgili bu bilgilere bazı ilâveler yaparlar. Yuhanna İncili Hz. Îsâ’nın birçok defa Kudüs’e geldiğini kaydeder. İnciller’e göre Hz. Îsâ’nın dünyevî hayatı Kudüs’te sona erer, havâriler orada “kutsal ruh”u alırlar.

Müslümanlara göre Kudüs’ün önemi
Kudüs ismi Kur’an’da doğrudan geçmemekle birlikte bu şehirden el-Mescidü’l-Aksâ’nın mübarek kılınan çevresi şeklinde bahsedilmiş (el-İsrâ 17/1), ayrıca bulunduğu bölge “mukaddes toprak” (el-Mâide 5/21), “iyi, güzel bir yer” (Yûnus 10/93) olarak nitelendirilmiştir. Hadislerde ise Mescid-i Aksâ’nın, Mescid-i Harâm ve Mescid-i Resûlullah ile beraber ziyaret amacıyla seyahat edilebilecek üç mescidden biri ve yeryüzünde Mescid-i Harâm’dan sonra inşa edilen ikinci mescid olduğu belirtilmiştir (Buhârî, Müslim, Nesâî). Ayrıca bazı rivayetlerde Hz. Peygamber’in Beytülmakdis’te namaz kılmayı tavsiye ettiği de aktarılmaktadır (Ebû Dâvûd, “Śalât”, 14).

Hicretten önce iki veya üç yıl süreyle Hz. Peygamber’in Kâbe’yi de önüne almak suretiyle Kudüs’e yönelerek namaz kıldığı ve -farklı rivayetler bulunmakla birlikte- Medine döneminde on altı veya on yedi ay bu uygulamanın devam ettiği, daha sonra kıblenin Kâbe’ye çevrildiği kabul edilmektedir (Buhârî,Müslim). Resûl-i Ekrem’in sağlığında belli bir dönem için Kudüs’ün kıble olarak tercih edilmesi, müslümanların bu şehri dinî bir merkez olarak görmelerinin sebeplerinden birini teşkil etmiştir.

Ayrıca Hz. Peygamber’in, Mescid-i Harâm’dan çevresi mübarek kılınan Mescid-i Aksâ’ya gece götürülmesi şeklinde gerçekleştirilen İsrâ (el-İsrâ 17/1) ve ardından mi‘rac mûcizelerinde Mescid-i Aksâ’ya gitmiş olması müslümanlar için bu şehrin önemini arttırmıştır.

Bunların dışında Kudüs, Hz. İbrâhim’den itibaren pek çok peygamberin yaşadığı, mukaddes olarak da tanımlanan bir bölgede bulunması, Hz. Süleyman’ın inşa ettiği Beytülmakdis’i barındırması, İsrâiloğulları’nın ve onlara gönderilen peygamberlerin mücadelelerine mekân olması açısından semavî dinler geleneğinde önemli bir yere sahip olmuştur.” (1)

Kudüs Hz.Ömer döneminde Fethedildi
Kudüs Hz. Ömer zamanında İslam orduları tarafından 638 yılında feth edilmiştir. Kudüs feth edildiğinde Bizans hakimiyetinde bulunuyordu.

Hz. Ömer zamanından itibaren Müslümanların elinde olan Kudüs’ü Haçlılar 1099 yılında ele geçirdiler. Bu durum İslam dünyasında büyük üzüntüye neden olmuştu. Uzun dönem Haçlıların kontrolünde olan Kudüs’ü Selahaddin Eyyubi Hıttin Savaşında haçlıları mağlup ederek tekrar Müslümanların kontrolüne vermiştir. Haçlılar şehri geri almak için defalarca teşebbüslerde bulunmuşlar fakat muvaffak olamamışlardır.

Osmanlı’nın Kudüs’e verdiği önem
“Kudüs’teki Osmanlı yönetimi, 1831-1840 yıllarında gerçekleşen Kavalalı Mehmed Ali Paşa dönemi hariç Aralık 1917’ye kadar yaklaşık dört asır devam etti.

Osmanlı Devleti, Kudüs’ü yönetimi altına aldıktan kısa bir süre sonra ona atfettiği özel önemi gösterir icraatlara başladı. Özellikle Kanûnî Sultan Süleyman döneminde büyük imar faaliyetleri gerçekleştirildi. Kubbetü’s-sahre’nin restorasyonuyla başlayan çalışmalar bugün hâlâ ayakta olan surların inşasıyla sürdü. Yapımı beş yılda tamamlanan, uzunluğu 3 kilometreyi, yüksekliği 12 metreyi aşan surların otuz dört kulesi ve yedi kapısı vardır ve bunların altısının üzerlerinde yapım tarihlerini gösteren kitâbeleri bulunmaktadır. Sultan Süleyman’ın diğer önemli projesi Beytülahm ve Halîlürrahmân’dan Kudüs’e su getiren kanalların tamiri, şehir suyunun dağıtımının yapıldığı havuzların yenilenmesinin yanı sıra beşi sur içinde olmak üzere altı çeşmenin inşası olmuştur. Padişahın hanımı Hürrem Sultan’ın 1551’de yaptırdığı külliye de Kudüs’ün en önemli hayır kuruluşlarındandır. Cami, medrese, han, ribât ve imaretten oluşan külliye Kudüs’teki Osmanlı eserlerinin önde gelenlerindendir. Günümüzde bakımsız bir vaziyette ayakta olan imarette yüzlerce misafir, sûfî, medrese öğrencisi ve fakire yemek dağıtılmıştır. Külliyenin masraflarının karşılanması için büyük bir vakıf kuran Hürrem Sultan, Suriye ve Filistin’de özellikle Remle civarında birçok köy ve geniş araziyi bu vakfa tahsis ettirmiştir. Onun 1558’de ölümünden sonra Sultan Süleyman, Sayda civarında dört köyün arazisini daha bu vakfa ilâve etmiştir.

Yahudi göç dalgası Kudüs’ün nüfus yapısını değiştirdi
XIX. yüzyılın ikinci yarısında da Avrupa kökenli kültürel, dinî, siyasî kuruluşlar Kudüs’teki yatırımlarını arttırarak sürdürdüler. Avrupa devletleri bir taraftan azınlıklar lehine baskılarını arttırırken diğer taraftan kendi aralarında nüfuz mücadelesine giriştiler. İngiltere, bilhassa yahudilerin hâmiliğini üstlenmeye çalıştığı gibi Kudüs ve çevresinde bir Protestan hıristiyan nüfusu oluşturdu; Fransızlar Katolik cemaat, Ruslar da Ortodoks gruplar üzerinde etkilerini yoğunlaştırdı. 1870’lerden sonra yahudi göçünün giderek artması, 1882 ve 1905’te iki büyük yahudi göç dalgası Kudüs’ün nüfus yapısını değiştirmeye başladı. Bu gelişmelere paralel olarak XIX. yüzyılın ikinci yarısında özellikle dış kaynaklı yatırımlar şehrin yapılaşmasını sur dışına taşırdı. Yahudiler eski şehrin kuzeybatı ve kuzeydoğusunda, Araplar ise şehrin kuzey ve doğusuna doğru yeni yerleşim birimleri kurdular; sur dışında âdeta yeni bir şehir oluştu.

Osmanlı Devleti, Kudüs’ü birçok yönden derinden etkileyecek olan bu gelişmelere karşı bir taraftan Avrupa’nın müdahalelerini sınırlandırmaya, diğer taraftan da Kudüs şehrini modernleştirmeye çalıştı.

Siyasî alanda son dönemin en önemli problemi yasa dışı yahudi göçü idi. Osmanlı Devleti, yahudi göçünü ve yahudilere toprak satışını engelleme girişimleri çerçevesinde birçok tedbir almasına rağmen mahallî ve milletlerarası kaynaklı sebeplerden dolayı tam anlamıyla başarılı olamadı. Özellikle II. Abdülhamid döneminde siyonizm ve Filistin’e yahudi göçüne karşı yoğun çabalar sarfedildi. I. Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı Devleti’nin yenilmesiyle Kudüs’ün geleceği de köklü değişikliklere mâruz kaldı.” (2)

Kudüs’ün Osmanlı’nın elinden çıkması Batı dünyasında bayram olarak kutlanmıştır
9 Aralık 1917 Kudüs’ün elimizden çıktığı tarihtir. Bu tarihte İngiliz kuvvetleri komutanı Allenby’e Kudüs teslim edilmiştir. Kudüs’ün elimizden çıkması beraber ittifak ettiğimiz Almanya, Avusturya dahil Hristiyan dünyasında büyük sevinç yaşanmasına sebep olmuş ve Kudüs’ün Osmanlı’nın elinden alınışını kiliselerde çanlar çalarak büyük bir coşku ile bayram havasında kutlamışlardır.

Bir çıbanbaşı olarak bölgeye yerleşen Yahudiler, ABD Başkanı Harry Truman’ın 1947 yılında son aşamaya getirdiği planları ve diğer ülkelerin de desteği ile 1948 yılında Filistin toprakları üzerinde İsrail Devletini kurmuşlardır. Türkiye, kurulan İsrail devletini 1949 yılında resmen tanımıştır.

Yahudilerin bölgeye yerleşmesi ve bölgedeki Arapların da paraya tamahları ile topraklarını yüksek fiyatlarla Yahudilere satmaları neticesinde topraklarını genişleten Yahudiler, uyguladıkları terör eylemleri ve genişleme politikaları ile Filistin’de kısa zamanda büyük bir toprak parçasının sahibi olmuşlardır.

Filistin üzerinde kurulan Yahudi devletine karşı zamanında gerekli tepkileri ve siyasi mücadeleleri yapmayanlar, Yahudi yayılmacılığı karşısında teşkilatsız ve ferdi tepkilerle karşı koymaya çalışmışlardır. Teşkilatlı olan azınlık güçler teşkilatsız olan kalabalıklara her zaman galip geleceğinden maalesef Müslümanların haklı davası olan Filistin, haktan ve hukuktan uzak, basiretsiz ve liyakatsiz liderlerin sayesinde gönül coğrafyamızın kanayan yarası olmuştur.

İslam ülkeleri İsrail’e karşı birlik olamadıkları gibi kendi aralarında yıllar süren savaşlar ve BOP sonrası Arap baharı ile gelişen olaylar birçok ülkede iç savaş ve iktidar değişikliklerine sahne olmuştur. Bilerek veya bilmeyerek emperyalizmin hedefleri doğrultusunda hareket edenler Müslümanların yaşadıkları coğrafyaya ihanet etmişlerdir. Emperyalist ülkelerin Ortadoğu coğrafyasına asker ve silahları ile yerleşmelerinin zeminini hazırlamışlardır. Ortadoğu’da barış sağlansa dahi bölgeye yerleşen ve üslerini kuran ne ABD’yi ne de Rusya’yı bölgeden çıkarmak mümkün olacaktır.

İslam İşbirliği Teşkilatı Olağanüstü İslam Zirvesi Konferansında alınan kararlar son derece doğrudur. Kararların kâğıt üzerinde kalmaması ve uygulamaya geçirilmesi gerekmektedir. Karara imza koyanların samimi olduklarını göstermeleri için en kısa zamanda elçiliklerini Kudüs’e aktarmaları gerekir.

Kudüs yalnız Müslümanları değil diğer dinlere mensup olanları da yakından ilgilendirdiğinden diplomatik temaslarla Kudüs için daha geniş katılımlı diplomatik bir toplantı gerçekleştirilmelidir. Emrivakilerle Kudüs üzerinde hak gaspı yapanlara karşı birlikte caydırıcı tedbirler ve yaptırımlar için kararlar alınmalıdır.

İsrail’i muhtemel bir füze saldırısından korumak için Kürecik’e kurulan Üs biran önce kapatılmalı, İsrail ile birlikte yapılacak olan işbirlikleri askıya alınmalıdır.

Kudüs ele alınırken Doğu Kudüs- Batı Kudüs ayırımı yapılmadan, Kudüs bir bütün olarak ele alınmalıdır.

Müslüman ülkeler arasında yaşanan ihtilafların çözümü ve bölgede barışın sağlanması konusunda Rabbimizin emirleri dikkate alınarak, İslam ülkeleri kendi aralarında sulhü sağlayacak bir yapı oluşturmalıdır.

Güçlü olursak tepkilerimiz ve davetlerimiz ciddiye alınır. Haklıyız diyerek meydanlarda yaptığımız hamasi konuşmalarla ancak kendi kamuoylarımızın duygularını tatmin etmiş oluruz. Güçlü olmak için ekonomik imkanlar bölgede fazlası ile mevcut olmasına rağmen kaynaklar maalesef düşman olarak gördüğümüz emperylizmin sermayedarları eline teslim edilmiştir. Eğitimden başlayarak ciddi reformlar yapılmalı, gelişmenin önündeki engeller kaldırılmalı, başta savunma harcamaları olmak üzere dışa bağımlı olmaktan kurtaracak yatırımlar yapılmalıdır.

Müslümanlar uyanmalı, dostunu düşmanını iyi tanımalıdır. Ümitsizliğe kapılmak ve düşman propagandaları karşısında mağlubiyeti kabul ederek teslim bayrağını çekmek hiçbir mü’minin anlayış tarzı olamaz. Düşman istediği kadar güçlü olsun, sahip oldukları ideolojiler batıl olduğu için insan fıtratına aykırıdır. Bir gün mutlaka yıkılacak ve tarih olacaktır. İman et, mücadele et, zafer senindir.
1- Ömer Faruk Harman, İslam Ansiklopedisi, C.26, S. 323- 327
2- Kâmıl Cemîl el-Aselî, İslam Ansiklopedisi, C.26, S. 334- 338

YORUM YAZ