Kırgızlar tarihsel olarak, şimdi yaşadıkları ülke topraklarından farklı olarak, şu an Çin toprağı olan Uygur bölgesi başta olmak üzere, Afganistan, Sibirya, Altay, Hakasya ve Tuva gibi tarihî topraklarında yaşamışlardır. Sayıları az da olsa hâlâ bu bölgelerde varlıklarını devam ettirmektedirler. Kırgızlar için bu kadar geniş topraklarından söz edilmesinin nedeni; Kırgızların bütün hayat ve hareketlerinin, hayvan göçlerine sıkı sıkıya bağlı1 olmasından kaynaklanmaktadır.

18. yüzyıldan itibaren Hokant Hanlığı’nın2 etrafında toplanmak durumunda kalmış olan Kırgızlar, daha sonra Çarlık Rusya’sına dahil edilmiştir.

Çarlık rejimi Kırgızları kendi yaşam biçiminden kopararak yerleşik hayat tarzına zorlamıştır. Bu hayata yabancı olan Kırgızlar, sıkıntılı zamanlar yaşamıştır. Çarlık rejimi döneminde başlamış olan bu süreç, Sovyetler döneminde de devam etmiştir. Stalin, İlminskiy’nin bilimsel çalışmasına dayalı olarak, Sovyetler Birliği’nde yaşayan bütün Türk halklarını birbirinden koparmak ve farklılaştırmak için sistematik asimilasyon politikaları uygulamıştır. Bu durum Kırgızlar için de geçerlidir. Sovyet döneminin ulusal politikası; Orta Asya’daki (Türkistan) Türk halklarını ortaklaştırmak yerine, farklılıkları derinleştirerek “milletleştirmek” biçiminde olmuştur. Aynılıkları farklılaştırmaya dayalı bu politika, Sovyet sistemi tarafından bir özgürlük gibi sunularak başarılı bir biçimde uygulamıştır.

Bununla da yetinmeyen Sovyet sistemi, belirlenen sınırlar içinde farklı etnik grupları birlikte yaşamaya zorlamıştır. Hemen eklemek gerekir ki, bu durum farklı biçimlerde olsa da, Altın Ordu Devleti’nin yıkılışından beri devam bölgede etmektedir. Rusların genişleme ve asimilasyon politikasının temeli, tehdit algısı içine aldığı Müslüman Türk gurupları tarihî topraklarından koparmak, kendi aralarında ittifak kurmalarını engellemek, kendilerini tarif ettikleri şekilde geleceğe taşımalarına mani olmak gibi uygulamalara dayanmıştır. Ve bu politikalar sebebiyle de Türkler, dalından koparılmış yaprak misali oradan oraya savrulmuştur.

Sovyet dönemine gelindiğinde, 1930’dan itibaren sürgün, devletin temel politikası hâline gelmiştir. Önce “Kulak” olarak isimlendirilen ve rejime tehdit teşkil ettiği düşünülen aileler sürülmüş, 1943’den itibaren ise, Sovyetler’in üst organın çıkardığı bir kararnameyle 93.139 Kalmuk; 2 Kasım 1943’te 69.267 Karaçay; 8 Mart 1944’te 37.703 Balkar ve 18 Mayıs 1944’te 193.865 Kırım Türkü topraklarından koparılarak ölümden beter bir sürgüne mâruz bırakılmışlardır. Sürgüne uğrayan bu Türklerin bir kısmının yolu Kırgızistan topraklarına düşmüştür. Bu insanlar hâlâ burada hayatlarını sürdürmektedir. Bu durum Kırgızistan’daki Türklerin problemli bir geçmişe sahip olduğunun göstergesidir.

Bağımsızlığını kazandıktan sonra bu tarihsel geçmişle yüzleşmek zorunda kalan Kırgızlar, suçlusu olmakları sorunlarını çözmekle uğraşmaktadırlar. Farklı Türk boylarına mensup toplulukların tek bir şemsiyesinin altında birleştirilmesi, yeni Kırgızistan hükümetinin en büyük hedeflerinden biri durumundadır. Ancak sorunların büyüklüğü karşısında imkânlar o kadar küçüktür ki, Kırgızistan için bunun kolay olmayacağı söylenebilir. Bundan 20 yıl önce, Sovyet insanı yâni “Homo Sovieticus” olma temelinde kendini tanımaya zorlanan Kırgız insanının, Kırgız vatandaşı olarak kendini görmesi ve tanımlaması kolay olmasa gerek. Nitekim 1991’den sonra Kırgızistan, “Dini, dili, etnik kökeni ne olursa olsun, hangi sosyal tabakadan gelirse gelsin, hiçbir fark gözetmeksizin, bütün Kırgız vatandaşları eşit yurttaşlık temelinde bu ülkeyi oluşturur” anlayışını yerleştirmeye çalışmışsa da, şecereye dayalı kimlik ifâdeleri hızla devam etmiştir. Bu ise Kırgız ulus kimliği yerine, boy ve kabile kimliğini önceleyen fiilî bir durumu ortaya çıkarmıştır. Bir süre sonra Kırgız gruplarından birine mensup olmak, ülkede yaşayan Kırgız olmayan vatandaşlar üzerinde farklı anlamlara gelmeye başlamış, öte yandan toplumun ortak iletişim dili olması gereken “Kırgızca”3 çok farklı gündemlerle tartışmaya açılmıştır.

Boyların tarihsel geçmişini (şecerelerini) öne çıkararak ululamak, bu grupların büyük Kırgız milleti temelinde birleşmesini değil, daha çok bir araya gelerek hedefledikleri yönetim noktasını ele geçirmek biçiminde ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda Kırgızistan devletinin Kırgızlara yönelik izlemiş olduğu milletleşme politikasının temelini oluşturan, Kırgız grupların tarihini öne çıkararak, bu büyük tarih içinde bütünleştirme projesi geri tepmiştir.

Bugün de iktidar ve muhalefet, bu durumu kabul etmiş, süreci yönetmeye çalışmaktadır. Siyasî, sosyal ve hatta ekonomik faaliyetler maalesef hep bu temelde gerçekleşmektedir.

Kaynak: http://www.2023.gen.tr/Arsiv/temmuz2012/12.htm

YORUM YAZ