İlk insandan itibaren Allahu Teala, insanların doğru yolda yürüyebilmeleri, tevhid inancına sahip olabilmeleri için resuller göndermiştir. Her kavme kendi dillerinde rehberlik yapmak üzere gönderilen peygamberlerin bir kısmı Kur’an-ı Kerim’de zikredilirken birçoğunun ismi ise zikredilmemiştir. İman edenlerin Hz. Adem (AS) ile son Peygamber Hz. Muhammed Mustafa (SAV) arsında gelen tüm peygamberlere aralarında tefrik yapmaksızın iman etmeleri gerekmektedir.

Resullerin sonuncusu Peygamber Efendimiz olduğu gibi ondan sonra da bir resul gelmeyecektir. Kitap olarak da son olarak Kur’an-ı Kerim nazil olmuştur. Kur’an’dan önce de insanlara resuller vasıtası ile sahifeler ve kitaplar verilmiştir. Bu sahifelerin ve kitapların orijinalleri günümüze kadar gelememiştir. İlahi kitap olarak günümüzde mevcudiyetlerini koruyanlardan Kur’an dışındakiler tahrif edilmiş halleriyle elimizdedir. Tahrif edilerek yazılan yüzlerce İncil’den Konsiller tarafından seçile seçile dört tanesi kalmasına rağmen bunların içerisinde de birçok çelişkiler vardır. İlk indiği şekli ile günümüze kadar gelen ve orijinalliği bozulmayan tek kitap Kur’an-ı Kerimdir. Dünyanın neresine giderseniz gidin okunan Kur’an nüshaları arasında bir fark göremezsiniz. Cenab-ı Allah Kur’an-ı biz indirdik onun koruyucusu da biziz diyerek orijinalliğinin bozulamayacağı garantisini vermiştir.

Bugün yeryüzünde hak veya batıl birçok ideoloji vardır. Hiçbir ideoloji diğerinin haklılığını kabul etmez. Dolayısı ile ideolojiler kendi varlıklarını ve hakimiyetlerini sürdürebilmek için insanları diğer ideolojilerden uzaklaştırarak kendi saflarına çekecek çalışmalar yapmaktadırlar. Dünyada cereyan eden beşeri hadiseler, ideolojilerin çalışmaları neticesi ortaya çıkan çarpışmalardan meydana gelmektedir.

İslam’ın giderek güçlenmesi, batı dünyasında bilhassa entelektüel kesimde büyük rağbet görmesi, haklı olarak Kiliseyi derin derin düşündürmektedir. Yahudi ırkının üstünlüğü üzerine bina edilen Yahudi inancına mensup olanların da İslam’ın gelişmesi karşısında ciddi endişeleri vardır. İnsanlığın uyanması ve İslam’a yönelmesi şu anda kurdukları siyasi ve ekonomik üstünlüklerinin sekteye uğramasına vesile olacaklarını bildikleri için, bu iki inanç sahipleri İslam düşmanlığı ortak noktasında birleşmektedirler.

İslam düşmanlarının yaptıkları çalışmaların birinci halkasında, Kur’an üzerinde yapılan çalışmalar gelmektedir. Kur’an’ın Hristiyan veya Yahudi kaynaklı olduğu iddialarını attılar. Bu iddia tutmayınca Kur’an’a sonraki dönemlerde ilaveler veya bazı surelerin Kur’an toplanırken çıkarıldığı iddiaları üzerinde durdular. Kur’an üzerinde istifhamalar uyandırmak, zihinleri bulandırmak için yapılan tüm girişimler neticesiz kaldığından emellerini gerçekleştiremediler. Kur’an-ı Kerim’in Rasulullah’a (SAV) indirildiği şekliyle günümüze kadar orijinalinin bozulmadan geldiği herkes tarafından kabul edildi.

İslam’ın birinci kaynağında istedikleri neticeyi alamayan İslam düşmanları, ikinci kaynak olan sünnete yöneldiler. Bunlar, sünnet konusunda istedikleri neticeyi alırlarsa tekrar birinci kaynağa dönerek tahribatlarına devam edeceklerdir. Müslümanların bunların oyunlarına gelmemesi için uyanık olması, inançlarını sağlamlaştırmaları gerekmektedir. Akidevi olarak sağlam bir inanca sahip olmadan ne imanımızı, ne birlik beraberliğimizi sağlayabiliriz, ne de iktisadi ve diplomatik alanlarda söz sahibi olabiliriz. Bunun için Kur’an’ı ve O’nu hayatında yaşayarak bizlere örnek olan, adeta canlı bir Kur’an olan Allah Resulünü iyi tanımalı ve iyi anlamalıyız.

“Hz. Peygamber’in inanç, düşünce, davranış ve hedeflerine yön veren, bunları belirleyen Kur’an’dan başka bir şey değildir. Bu bakımdan Hz. Peygamber’in Sünneti’ni, hayata aktarılmış bir Kur’an şeklinde nitelendirmek hiç de yanlış olmayacaktır. Hz. Aişe de, Hz. Peygamber’in ahlakı hakkında sorulan sorulara olarak” Siz Kur’an’ı okumuyor musunuz? O’nun ahlakı Kur’an idi” cevabını vermiştir.” (1)

Kim peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur

Peygamber Efendimiz Allah’ın son elçisi olarak gönderilmiştir. Allah’tan aldığı vahyi insanlara tebliğ etmiş, vahyin öğretilerini, emirlerini bizzat hayatında uygulayarak tüm insanlığa örnek olmuştur. Rasulullah bir beşerdir. Ama sıradan bir beşer değil vahiy alan bir beşerdir. Kur’an-ı Kerim’de Allah ile birlikte Peygambere de itaat edilmesi emredilmiştir.

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.” (Nisa 59)

“De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

De ki: “Allah’a ve Peygamber’e itaat edin.” Eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez.“ (Al-i Imran 31-32)

“Kim peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse, (bilsin ki) biz seni onlara bekçi göndermedik.” (Nisa 80)

“Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin” de. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki ona yüklenen sorumluluğu ancak ona ait; size yüklenen görevin sorumluluğu da yalnızca size aittir. Eğer ona itaat ederseniz doğru yola erersiniz. Peygambere düşen ancak apaçık bir tebliğdir.” (Nur 54)

“Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.” (Ahzab 36)

“Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzab 45-46)

“Biz her peygamberi sırf, Allah’ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.
Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa 64-65)

“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.” (Tevbe 29)

“Aralarında hüküm vermek için Allah’a (Kur’an’a) ve Resûlüne davet edildiklerinde, mü’minlerin söyleyeceği söz ancak, “işittik ve iman ettik” demeleridir. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
Kim Allah’a ve Resûlüne itaat eder, Allah’tan korkar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte onlar başarıyı elde edenlerin ta kendileridir.” (Nur 51-52)

“Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir.” (Haşr 7)

“Andolsun, Allah’ın Resulünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab 21)

Ayeti Kerimelerde Allah sevgisi ve günahların bağışlanması peygambere itaat şartına bağlanmış, peygambere itaat Allah’a itaat ile birlikte zikredilmiştir. Rabbimizin emri bu kadar açık olmasına rağmen, son zamanlarda Peygamber Efendimizin bir beşer olduğu ısrarla vurgulanarak, O’nun yaşantısı bir kenara bırakılarak, dışlanarak Kur’an bize yeter mantığı ile Müslümanlara telkinler yapılmaktadır. Bu telkinler Peygamber Efendimizi Allah ile insanlar arasında bir postacı konumuna getirmektedir. Bu zararlı ve zehirli telkinlerle inananların zihinlerinde meydana getirilecek tahribatlara karşı Müslümanlar uyanık olmalıdırlar. Bu anlayış Müslümanlar arasında yeni ortaya çıkan bir durum değildir. Müsteşrikler yaptıkları çalışmalarla Sünnet konusunda şüpheler uyandırmaya çalışmışlardır. Daha sonra bu düşünce mensuplarının etkisi ile sünneti bütünüyle hayatımızda devre dış bırakmak isteyen bir akım türemiştir.

Müsteşrikler Hadislerin uydurma olduğunu söyleyerek şüphe uyandırmaktadırlar
“Avusturya asıllı İngiliz vatandaşı Sprengerder, İskoç asıllı İngiliz William Muir, Alman Georg Wevil, Hollandalı Dozy, Belçika asıllı Fransız rahip Lammens, Schacht ve Goldziher gibi müsteşrikler, hadislerin çoğunluğunun uydurma olduğunu sürerek Sünnetin İslâm’ın kaynağı olma konusunda insanların kafasına şüphe sokmaya çalışmışlardır. Bu düşünce Hindistan ve Mısır’da yankı bulmuştur. Hindistan’da Sünneti bütünüyle reddeden bir akım türemiştir. Bu akımın ilk mümessili Kadiyânî tarikatının Öncülerinden Seyyid Ahmed Han’dır. Onu Mevlevî Çarağ Ali ve Abdullah Çakralvi izlemiştir. Bu düşünce sahipleri kendilerine “Ehl-i Kur’ân” adını vermişlerdir. Bunlar; Kur’ân ile yetinmek ve Sünneti delil saymamak konusunda ittifak etmişlerdir. O kadar ileri gitmişler ki Sünnet ile amel edenlerin, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerdir” (Maide 44) âyetinin hükmüne gireceklerini söylemişlerdir.
Bu düşünceye Mısır’da da sahip çıkanlar olmuştur. Mırza Bakır adında biri, “Sünnetsiz İslâm” sloganını ortaya atmıştır. Muhammed Tevfik Sıdkî, “İslâm, Kur’ân’dan ibarettir” başlıklı el-Menar Dergisinde bir makale yayınlamıştır. Bu şahıs kendisini ve kendisi gibi düşünenleri Kur’âniyyûn olarak isimlendirmiştir. Tevfik Sıdki’ye göre Peygamberin söyledikleri ve yaptıkları ya menduptur ya hiçbir bağlayıcılığı yoktur ya da yaşadığı asırdaki insanları bağlar. Diğer insanlar, Kur’an’a yönelmelidir.
Hâlbuki İslâm, sadece Kur’ân’da zikredilen hükümlerden ibaret değildir. Dinî her konu, Kur’ân’da tafsilatı ile anlatılmamıştır. Birçok konunun açıklaması, detayı ve nasıl uygulanacağı Peygamber (a.s.) tarafından yapılmıştır. Ayrıca Peygamberin görevi Kur’ân’ı insanlara tebliğ etmekten ibaret olmadığı gibi müminlerin görevi de sadece peygambere îman etmek ve Kur’ân’da yer alan hükümleri uygulamaktan ibaret değildir. Peygamberin sözlerine itaat etmek, emir ve yasaklarına boyun eğmek / inkıyâd, anlamlı eylemlerine ve örnek davranışlarına tabi olmak (ittiba), onu rehber edinmek ve ona uymak (ihtida), onu örnek ve önder edinmek (teessi, üsev-i hasene), onu sevmek ve onun ahlakı ile ahlaklanmak da müminin görevidir. Bu itibarla dini anlamak, yaşamak ve anlatabilmek için Peygamberin (a.s.) Sünnetine müracaat edilmesi şart olmaktadır.” (2)

Kur’an’la yetinmek isteyene sahabi’nin verdiği cevap

Sahabi Imran b. Husayn sadece Kur’an’la yetinmek isteyen birine şu cevabı vermiştir:
“Sen ahmak adamın birisin. Kur’an’da öğle namazının dört rekat olduğunu ve kıraatın alçak sesle yapılacağını bulabilir misin? – daha sonra namaz, zekat ve benzeri huşuları zikretmiş ve o şahsa- “Sen bunların tafsilatını Kur’an’da bulabilir misin? Bulamazsın, çünkü Allah’ın Kitabı (bu konularda) mücmeldir, bunların tafsilatını ise Sünnet vermiştir” demiştir. (3)

Kur’an ilkelerinin hayatımızın her alanında yaşanması, beşeri ve sosyal ilişkilerimize vahyin yön vermesi ancak Peygamber Efendimizin iyi anlaşılması ve örnek alınması ile mümkündür. Peygamberi dışlayan bir anlayış sahipleri bu çalışmalarında başarılı olurlarsa belli bir süre sonra Kur’an’ı da dışlayacaklardır.

Allah’ın Resulünde sizin için güzel bir örnek vardır
Allah’ın Kitabı’nın mübelliği ve en iyi tercümanı olan Hz. Peygamber, Müslümanlar için her şeyi ile örnek alınacak mükemmel bir şahsiyettir. Allahu Teala “Andolsun, Allah’ın Resulünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab 21) buyurarak inananlara model alacakları şahsiyeti göstermiştir. Bu ayet ile ilgili Muhammed Taqi Usmani şu değerlendirmeyi yapmıştır:

“Peygamberler, öğrettikleri ve davet ettikleri şeyler konusunda uygulamalı! bir örnek olmaları için gönderilmişlerdir. Onların mesajları sadece sözlü öğretilerden ibaret değildir. Hayatta izlenecek doğru yolun öğrenilme¬si, bilinmesi ve takip edilmesi konusunda gösterilecek bir çabada, onla¬rın uygulamaları da, (sözlü öğretileri kadar) önemlidir. Kuran (33, el-Ahzab, 21) âyetinde bu noktayı son derece açık bir şekilde ifade etmekte¬dir. Bilinen bir gerçektir ki, bir toplumu değiştirmek için sadece teorik eğitimle yetinilemez. Toplumu değiştirmenin tabiî şekli, onların izleye¬cekleri yolu uygulamalı örneklerle göstermektir… Açıkça görülmektedir ki insan önemli bir konuyu öğrenebilmek için daima uygulamada bir ör¬neğe muhtaçtır. Bu husus dinî öğretim ve eğitim için de aynı şekilde ge¬çerlidir. Bu sebepledir ki, Allah sadece kutsal kitaplar göndermekle ye¬tinmemiştir. Bilakis yeni bir kutsal kitap getirmeyen birçok peygamber de vardır, ama bir peygamber olmaksızın gönderilen herhangi bir kutsal kitap yoktur. Mekke müşrikleri de Kur’an’ın kendilerine Peygamber’in aracılığı olmaksızın doğrudan gönderilmesini defalarca istedikleri halde, bu istekleri reddedilmiş ve Kur’an Hz. Peygamber aracılığıyla gönderil¬miştir. Bunun sebebi gayet açıktır. İnsanların sadece kutsal bir kitaba değil, aynı zamanda bu kitabın içeriğini kendilerine öğretecek bir öğret¬mene de ihtiyaçları vardır. Ayrıca kendilerini eğitecek ve onsuz günlük uygulamalarında Kur’an’dan istifade etmeleri mümkün olmayan pratik örnekleri ortaya koyacak bir eğitimciye de ihtiyaçları vardır. Bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber bütün İnsanların, kendisinin ortaya koyduğu örnekler aracılığıyla Allah’ın emirlerinin detaylarını öğrenmek ve ona itaat edip tabi olmak zorunda olduklarına dair açık bir emir ile gönderilmiştir.” (4)

Sünnet Kur’an’ın Uygulamasıdır
Sünnet Hz. Peygamber’in söz, fiil ve onaylarının ortak adıdır. Kur’an’ın hayatta uygulanma şeklidir. Şer’i delil olarak Kur’an’dan sonra müracaat edilen ikinci kaynaktır. Sünneti kaynak olarak kullanmadan, İslam dinini doğru anlamak ve
İslami ilimleri, Kur’an’ın ruhuna ve zamanın şartlarına uygun olarak geliştirmek mümkün değildir.

Kur’an varken başka bir kaynağa gerek yok düşüncesi ile her şeyi Kur’an’da aramak ve Kur’an dışındaki kaynakları devre dışı bırakmak İslam’ı gerçek manada anlamamak demektir. Sacayağından birini yok ederseniz ayak noksan olduğundan üzerine sacı oturtamazsınız. Oturtsanız dahi ufak bir esinti veya darbe sonucunda sacınız yere yıkılır. Bunun gibi, sünnet olmadan Kur’an’ın hayata geçmesi ve uygulanması mümkün değildir. Sünnet Kur’an’ın uygulamasıdır. Et ile tırnak gibi birbirlerine girmişlerdir. Kur’an üzerinde istedikleri tahribatı yapamayan, zihinleri bulandıramayan batıl ideoloji sahipleri sünnete yönelerek oradan netice almanın yollarına bakmaktadırlar. İkinci kaynak olarak gördüğümüz sünnet üzerinde yapılacak çalışmalarda netice almak onlara göre biraz daha kolay olacaktır.

İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin ifadesiyle, “Allah’ın Resulü, Allah’ın Kitabı’na muhalefet etmez; Allah’ın Kitabı’na muhalefet eden de Allah’ın Resulü olamaz” (Hadislerle İslam, 1/ 97)

“Sünnet fıkhî hüküm kaynakları sıralamasında teorik olarak Kur’an’dan sonra gelse de İslâm düşüncesinde sünnetle Kur’an’ın bir bütünlük arz ettiği var sayılır ve ancak Kur’an’da mevcut bir hükmün sünnette yer alan bir rivayetle fiilen çelişip uzlaştırılmasının mümkün olmadığı durumlarda Kur’an’daki hükmün alınıp o rivayetin terkedileceği kabul edilir.

Sünnette yer alan hükümler Kur’an’daki hükümlerle karşılaştırıldığında şu durumlar ortaya çıkar.
1. Kur’an’daki hükme tamamen uyan sünnet. Bu durumda sünnet Kur’an’ı teyit edici niteliktedir. Meselâ, “Gönül hoşnutluğu olmaksızın bir müslümanın malı bir başkasına helâl olmaz” hadisi (Müsned, V, 72), “Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ticaret müstesna mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin” âyetinin (en-Nisâ 4/29) getirdiği hükmü ifade etmektedir.
2. Kur’an’daki hükmü açıklayan sünnet. Kur’an’daki mücmel ve müşkil lafızları açıklığa kavuşturan, umumi hükümleri tahsis eden ve mutlak hükümleri takyit eden sünnet bu kısmı oluşturur. Meselâ namaz vakitlerini ve rek‘atlarını, namazda kıraati bildiren hadisler, “Namazı kılın” âyetini (el-Bakara 2/43) açıklamaktadır. “Bir kadın halası veya teyzesi üzerine nikâhlanamaz” hadisi (Buhârî, “Nikâĥ”, 27), “Bunların yukarıda sayılanların dışındakiler size helâl kılındı” âyetinin (en-Nisâ 4/24) umumunu tahsis etmektedir.
3. Kur’an’da hükmü bulunmayan meseleler hakkında hüküm getiren sünnet. Meselâ ninenin miras hakkına sahip olduğunu bildiren, sadaka-i fıtrı ve vitir namazını teşrî‘ kılan hadisler böyledir. ” (5)

Rivayet bilimlerine dair kriterler açısından hadislerin birçok çeşidi vardır. Fakihler her bir rivayet çeşidini, fıkhî kaynak oluşu bakımından aynı düzeyde tutmamışlardır. Sünnetin bir kısmı mütevatir, bir kısmı ahad, bir kısmı da mütevatir ile ahad arası (meşhur) bir seviyedeki hadis rivayetleriyle bize kadar ulaşmıştır.

Mütevâtir sünnetin dinî hüküm inşasında kaynak değeri taşıdığında görüş ayrılığı yoktur; meşhur haberler de büyük çoğunluk tarafından bu kapsamda görülür. Haber-i vâhidin dinî hüküm koyup koyamayacağı ise tartışma konusudur.

“Şah Veliyullah Dihlevî, Hz. Peygamber’den gelen bilgileri iki kısma ayırır:

Hz. Peygamberin risâletiyle ilgili olan, onun insanlığa tebliğ etmek¬le yükümlü olduğu hususlar. Kur’an bunun başında gelir. Hukuk, ibadet ve ahlâkın ana ilkeleri de bu kısma girer. Dihlevî’ye göre, Hz. Peygamberin Kur’an dışında âhiret âlemine ilişkin verdiği bilgiler (acâibu’l-melekût) de yine bu türdendir.

Hz. Peygamber’in risâlet sahasına girmeyen, tebliğ etmekle mü¬kellef olmadığı, ancak bir insan olarak söyledikleri ve yaptıkları. Peygam¬ber (sav) de bir fert olarak toplum içinde yaşamıştır. Dolayısıyla onun da gündelik hayatı ve sade insanların yaşantısı gibi bir yaşantısı vardı. Bü¬tün bu konularda hiçbir söz söylemediğini ileri sürmek mümkün değil¬dir. Bu noktada yapılması gereken iş, onun peygamberlik görevi ile insan oluşu arasındaki dengeyi görmek ve muhafaza etmektir. Kur’an, onun bir beşer olduğunu vurgulamış, kendisi de sık sık bu özelliğini ön plana Çıkarmıştır. Beşerden bir peygamber olamayacağı iddiası, müminlerden değil müşriklerden gelmiştir.

Resulullah’ın bazı tasarrufları, onun yalnızca bir insan olarak aklına, kişisel görüşüne ya da zan ve tahminine dayanmaktaydı. Meselâ, Medine’ye geldiğinde, hurma ağaçları üzerinde bulunan bazı adamları görmüş ve onların ne yaptıklarını sormuştu. Ona, erkek hurma filizini dişisine koymak suretiyle hurmaları aşıladıklarını söylediklerinde Hz. Peygamber, “Onun bir fayda vereceğini zannetmiyorum, bunu yapmasalar bel¬ki daha iyi olur” buyurdu. Bunun üzerine onlar da bunu yapmaktan vaz¬geçtiler; ancak bu sefer hurmaların meyveleri az, verimleri düşük oldu. Kendisine durum anlatıldığında o, şöyle buyurdu: “Ben sadece bir tahminde bulundum; şayet (aşılama) bir fayda veriyorsa yapın. Bilin ki ben de sizin gibi bir insanım. Benimki sadece bir zan idi. Zan (da bulunan) hata da eder, isabet de. Ancak ben size, Allah diyor ki, diye başlayan bir ifade nakledersem bilin ki ben, asla Allah’a yalan isnad etmem.” (Müslim)

Ancak özenle vurgulamak gerekir ki Hz. Peygamber’in tebliğ etmek¬le mükellef olduğu alanı, dinî ve dünyevî veya dünyevî ve uhrevî diye biribirinden kopuk iki kısma ayırmak ve Peygamber’in söylediklerini ve yaptıklarını sadece dinî veya uhrevî kısma yerleştirmek, getirdiği dine ve o dinin ilke ve esaslarına aykırıdır.” (6)

Kur ân ve sünnet birbirlerini tamamlayan bir bütünün iki ayrılmaz parçalarıdır. Bunlardan Kur ân; usûlde kendisine müracaat edilen birinci, sünnet de onu izah eden, tatbik keyfiyetini öğreten ikinci kaynaktır.

Kur’an’da namaz, zekat, oruç ve hacc gibi ibadetlerin birer farz olarak yerine getirilmesi emredildiği halde, bunların nasıl ifa edileceği hakkında herhangi bir kayıt yoktur. Bu ibadetlerin şekli Hz. Peygamber tarafından Müslümanlara öğretilmiştir.
Hz. Peygamber (SAV): “Ben nasıl namaz kılıyorsam siz de öyle kılın”, (Buhari “Edeb” 27), “Haccın uygulamasını benden alın” (Nesai “Menasik” 220) sözleri ile farzların nasıl yerine getirileceğini, namazların rekatları, vakitleri konusunu, haccın yapılış şeklini uygulamalı olarak göstermiştir.
Herkes kendi anlayışına ve yorumuna göre namaz kılsa ibadetlerde keyfi bir uygulama olurdu. O halde, Sünnet dikkate alınmadan, “Namaz kılın!” emrinin yerine getirilmesi mümkün değildir. Aynı durum oruçta, zekatta, hacda, muamelatta ve diğer konular için de geçerlidir.
Hz. Peygamber, Muaz b. Cebel’i Yemen’e görevli olarak gönderirken aralarında şu konuşma geçmişti:
-Sana hakkında bir hüküm vermen gereken bir mesele arz olunduğunda nasıl hüküm verirsin?
-Allah’ın Kitabı’na göre hüküm veririm.
-Şayet Allah’ın Kitabı’nda bulamazsan?
-Allah Rasulünün Sünneti ile hükmederim.
-Ne Allah’ın Kitabı’nda ve ne de Raslünün Sünnet ‘inde ( bir hüküm) bulamazsan?
-Kendi re’yimle ictihad ederim.
Bunun üzerine Hz. Peygamber(SAV) şöyle buyurdu: “Rasulullah’ın elçisini muvaffak kılan Allah’a hamd ederim.” (Tirmizi)

Kısacası, günümüz İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre sünnet, Kur’an ilkelerinin hayata geçirilmiş ve günlük yaşayış formlarına dökülmüş şekli olup sünneti esas almayan düşünce ve hayat tarzının İslâmî nitelik kazanması mümkün değildir.

1- M. Hayri Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet S. 77
2- Doç. Dr. İsmail karagöz, İslam’ın ana kaynakları Kur’an ve Sünnet, S. 100-101
3- M. Hayri Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet S. 129
4- M. Hayri Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet S. 183
5- Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi cilt 38, sayfa 153-154, Murteza Bedir, Sünnet
6- Diyanet İşleri Başkanlığı, Hadislerle İslam, 1/ 113-114

YORUM YAZ