Galipler, düşünme ve planlama işini bitirerek eyleme geçmiş, tarih yapan ve “tarih yazma” işleriyle uğraşırken;

Mağluplar ise; “biz buraya nerden geldik” diye düşünenlerdir.

Ancak kazanan veya kaybeden taraf ayrımı yapmaksızın mazlumlar için “mağduriyet” kaçınılmazdır. Her iki tarafta da eylemle görevlendirilenlerin ise düşünmesine, analiz yapmasına gerek yoktur.

Dünyayı, bölgeyi veya ülkeyi hatta bir topluluğu değiştirmek – dönüştürmek iddia ve idealleri olanların, bu sonucu elde etmek için yapmış oldukları gelecek planlamasına uygun, stratejilerine uygun, taktikleri uygulamak için planlanmış oldukları eylemleri yapmakla görevlendirdikleri kişilerin/gurupların “düşünmeye” ihtiyacı yoktur.

Değiştirmek ve dönüştürmek konusunda bir gayesi olmayanların, eylem felsefesine hiç ama hiç ihtiyacı yoktur. Dikkat ederseniz dünyayı dönüştürme cehdi açısından düşüncenin doğruluğunun olumlu bir katkı yapacağını tırnak içinde belirtirken, savunulan fikir ve ideolojinin entelektüellerin başarısı, fikrin hâkimiyetini “başarısını” belirlediğini görürüz.

Bazen bir parti başkanı, bazen üst düzey liderlik konumundaki kişinin, savundukları fikirlerin, görünmeyen danışman kadrosu ve sistemi şekillendiren temel girdiler olduğunu bilmeliyiz. Bunu bir millet bazında ifade etmek gerekirse; Türk Milleti’nin oturduğu değişmeyen temel fikriyat “âleme nizam verme” iddia ve idealidir. “İnsanın insanca yaşayabileceği, nimetin ve külfetin eşit paylaşıldığı, yarın korkusu olmadan, adaletli bir dünya düzenini Türk Milleti’nin kuracağına inama fikriyatı” olarak da izah edilebilir.

Türk Milleti’nin bu medeniyet yürüyüşünde, toplumsal hayatını düzenleyen hukuk sistemi içinde -kısasa kısas uyguladığı dönemler olmakla birlikte-, dünden bu güne yanlış yolda olanların, yanlışlarını ikrar etmesini sağlayacak zaman ve ortamı sağlamakta çok maharetli olduğu bir gerçektir. Dün olduğu gibi bugün de, bizim kutsallarımız bir şeyin aşırılığını, o değerin ve inancın ticareti sayar. Hoca Ahmet Yesevî Hazretleri’nin “Hikmetli Sözleri”nde söylediği gibi “bir şeyi satanlar ondan mahrum kalanlardır.”

Türk Milleti’nin kutsalları üzerinden siyaset üreten “dindar görünenlerin” inanan büyük kitleler üzerinde yürüttükleri süregelen maddi ve manevi talanı, masum ve mazlum olan insanlarımız ikrah etmeye başlaması, mütedeyyin dindar kitlenin kendi içinde ahlâk tartışmaya başlaması, çürümenin geldiği noktayı göstermesi açısından çok önemlidir.

Bizim münevverlerimiz, bu süreçte milletin kutsallarını değil, yanlışı yapan kişi ve grupları hedef almalıdır. Münevverler, Türk – İslam Medeniyeti’nin algı ve sorgu eşiğine güvenirse toplum bir sürü sorununda uhuletle ve suhuletle bu süreci rahatlıkla atlatacaktır. Topluma mesaj verme noktasında olan insanların; ötekileştirici ve indirgemeci bir dil yerine kucaklayan, farklılıklarımızı değil aynılıklarımızı ortaya koyan bir dil ile konuşması çok önemlidir. Bu sabır gösterilmediği takdirde dindarlığın savunulduğu ama sorgulanmadığı bir iklim devam edecektir.

Bizim anayasamızda “Dine saygılı devlet anlayışı” biçiminde tarif ettiğimiz laiklik, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümüyle, “Din ve devlet işlerinin ayrılması” şeklinde tarif edilerek seküler bir çizgiye çekilmiştir. Bu durum, inananların özgürlüğü bağlamında, insan hak ve özgürlüklerini temel alan bir tutum içermeyen bir hal almıştır. Laiklik bu tanımıyla; laikliğe inanan dindar insanların ortaya çıkmasına engel olmuştur.

Medeniyetimizin parlayan yıldızı olan insan kaynağımız fakirleşmiştir. Fikirleri konuşan Türk – İslam Medeniyeti, indirgemeci bir anlayışa esir edilerek fikri kısırlaşma sürecine sokulmuştur.

Medeniyetimizin temel kodlarından biri olan “farklı düşünceleri zenginlik olarak kabul eden” anlayıştan uzaklaşılarak, ötekileştiren dışlayıcı bir anlayışın toplumda hâkim olması sağlanmıştır.

19. yüzyıla ait ideolojilere takılı biçimde kendisini tarif etmeye çalışan kişi ve guruplar, zamanın ruhunu anlamaktan çok uzaktadırlar. Kısacası kendi cahilliklerini topluma ilim diye satmaya çalışan bu güruh, toplumsal gelişimimiz karşısında en büyük engeldir.

Bu durum fikirlerin çarpışmasından ortaya çıkacak sinerjiyi yok etmekle kalmayıp, var olan enerjimizi de emmektedir.

İddia ve idealleri olmayan insanların, toplumsal hassasiyetleri kullanarak yönetim erkini elinde bulundurması; iktidar merkezli ekonomik ve sosyal statü temelinde iktidarda olanların hassasiyetle topluma yayması gereken, nimet ve külfet paylaşımı sağlıklı olmadığından, bizi ortaklaştıran ahlaki değerlerimizi ciddi biçimde aşındırmıştır.

Kutsallara dayalı, ahlaki ceza mekanizmasının ortadan kalkması, devlet yağmacılığı başta olmak üzere bütün kutsallarımızın talanına vesile olmuştur.

Ülkemiz münevverleri (aydın); temeli olmayan dindarlığı tarif etmek için kullanılan “Dinci”, laik düşünce biçimini tanımlayan “Laikçi” gibi kavramsal bir yaklaşım ve tariften daha çok algı yönetimi ve toplum mühendisliği için malzeme üreten insanlar haline gelmiştir. Medeniyetimiz bize ait olmayan üretilmiş bu dilin ve algının esiri haline getirilmiştir. Söyleyecek sözü olanlar, bizi biz yapan kavramlar üzerinden sorunlarımızı ve çözüm önerilerini ortaya koymalıdır.

Ben bir yerden başlamak adına söylüyorum; adalet- güvenlik- özgürlük temelli bakış açımızı güncelleyerek ve de bu alanda tarihsel helezonik yükselişimizi gözden geçirerek bir dil geliştirmeliyiz. Mazi olmuş fikir-kişi ve kurumlar, atiyi belirleyemez. Onlardan ancak ileriye doğru yürürken bir tecrübe olarak faydalanılmalıdır.

Zamanın ruhunu anlamadan, zamana ve mekâna hükümrân olmaktan söz edenler, zamanın hizmetçisi bile olamazlar. Hamaset yerine proje üreten, var olan projeleri ileri taşıyacak akla hepimiz destek olmalıyız.

Bizim medeniyetimiz için “adalet” kelimesi, dinî, insani, demokratik tınısı ile birlikte “İnsanı yaşat ki; devlet yaşasın.” diyen bir akıldır. Milletini 21. yy. standartlarında yaşatma, daha ileri taşıma, edilgen değil- etken bir devlet aklı altında yaşama umuduyla…

YORUM YAZ